Filed in Bilim

Bir gizem deneyi…


Çalışan jeneratörler , mavi bir ışık , hem radar hem de optik görünmezlik ,yetmiyormuş gibi kaybolup kilometrelerce uzakta ortaya çıkan ve tekrar geri gelen bir gemi , aklını kaçıran ,geminin metal gövdesi ile kaynaşan insanlar…Ne kadarı bilim , ne kadarı kurgu , ne kadarı gerçek…Belirsiz…

Oysa her şey , aslında iki bilim adamının kuramları ve öngörüleri çerçevesinden değerlendirildiğinde , teorik anlamda da olsa hayli makul görünmekte…

Tesla : “Enerjiyi kablo kullanmadan da doğanın kendi kuvvetlerini kukllanarak aktarabilir , insanlığın hizmetine sunabiliriz.”

Sene 1930…Tesla ve ekibi Colorado Çölünde kurulmuş bir laboratuarda hararetli bir çalışma ile kuramını sınamaktadır.Hafife alınır bir buluş olmayacaktır.Zira bizzat ABD hükümeti tarafında finanse edilen bu çalışmalar başarı ile sonuçlanacağı takdirde yüksek enerjinin bir yerden diğerine transferi , kablolama gibi herhangi bir aktarım düzeneği kullanılmadan da başarılmış olacak , yepyeni teknolojilere ve uygulamalara açınım sağlanabilecektir…

Bilim tarihine hayli renkli bir kişilik olarak geçen Nikola Tesla , Elektro-Manyetizma Kuramını daha kağıt üzerinde ifade edilmeden kendi içgüdüleriyle yıllar öncesinde çözümlemiş , kendi deney düzenekleri ile kuramın doğruluğunu pekiştiren ilginç deneyler düzenlemiştir.Bunlar yüzlerce elektrovoltluk enerji yüklenmiş bir kafesin içinde havada asılı kalmaktan , tonlarca ağırlıkta bi cismin yüksek elektromanyetik ortamlarda hareket ettirilmesine kadar değişiklik gösteren , çekiciliği yüksek , şov özellği de olan deneylerdir.Kendisini yakından tanıyan ender dostları bu tür deneylerde Teslanın asıl aradığı şeyin “ışınlanmak” olduğunu , Teslanın hayatını buna adadığını gayet iyi bilmektedir…

1930′un sonbaharında deney başarıya ulaşır.Bir yıldırım yakalanır ve alınan enerji kurulan düzenek vasıtası ile 50 metre ilerideki alıcıya aktarılır.Daha sonraki deneylerde bu mesafe 500 metreye kadar artırılır.Özdeş düzeyde polarize edilmiş zıt elektrik yüklerine sahip iki düzenek arasında hiçbir taşıyıcı olmaksızın enerji nakli kontrollü biçimde başarılmıştır…

Einstein:”Doğada bilinen bütün kuvvetler aslında aynı kuvvetin farklı izdüşümleridir.Madde enerjinin uzay zamanındaki herhangi bir alanda yoğunlaşmasından başka bir şey değildir…”

Einstein yaşamının son 30 senesini yukarıda özetlenen bu kuramın üzerine odaklanarak geçirmiş, doğanın mekanizmalarını ve kendi tabiri ile “Tanrının nasıl zar attığını” bilimsel bir kuram üzerinden ifade etmeye çalışmıştır.Tıpkı Tesla’nın elektrik akımının , akım doğrultusuna dik elektromanyetik alanlar oluşturduğunu ve her iki enerjinin birbirleri arasında dönüştürülebileceğini ispat ettiği gibi , Einstein da atom çekirdeğini bir arada tutan zayıf atom kuvvetinin , elektronları yörüngelerinde tutan güçlü atom kuvvetinin cisimler arası çekim kuvvetinin ve elektromanyetik kuvvetlerin aslında birbirleri ile etkileşim halinde olduğunu, bütünleşik tek bir formül ile ifade etmeye çalışmaktadır…

Makalenin devamı…

Bu çok uzun konu hakkında kısa bilgi yok mu diyenler içinse;

http://tr.wikipedia.org/wiki/Philadelphia_Deneyi

Şayet öngörüleri doğru ise madde belli bir alana odaklanmış bir enerji birikimi olup , enerjinin farklı bir fazı olarak algılanması gereken fiziksel bir formdan ibarettir.Diğer bir deyişle gelecekte maddeyi enerjiye dönüştürmek , enerjiler arasında dönüşümler yapmak ve enerjiyi yoğunlaştırarak tekrar madde fazına dönmek mümkün olacaktır.Maddeyi enerji dalgasına dönüştürerek belirli bir lokasyonda yeniden madde fazına dönüştürmek tanım gereği ışınlanmanın ta kendisidir ve teorik olarak de mümkün görünmektedir..

Einstein kuramında en büyük sıkıntıyı çekim kuvvetinin açıklaması ve diğer diğer kuvvetlerle etkileşimi noktasında yaşar.Çekim kuvvetinin orijini , diğer kuvvetlere dönüştürülebilirliği ya da diğer kuvvetlerin ne tür bir dönüşümle çekim kuvvetinin gösterdiği etkiyi sağlayacağı noktalarına odaklanır.Ne var ki bu noktada pek de başarılı olamaz Einstein…Çalışmaları çekim kuvveti noktasında tıkanıp sonuç vermeyecektir.Ancak getirdiği perspektif benimsenerek geliştirilecek , günümüzde “Her Şeyin Teorisi” ve “Sicim(tel) Teorisi” kuramları ile yaradılışın mekanizmasını anlamaya ramak kalacaktır…

Tesla ve Einstein gibi iki egzotik dehanın,ışınlanma , enerji taşınımı ve madde-enerji dönüşüm konusundaki fikirleri , tıpkı nükleer enerji ve nükleer silahların geliştirilmesi sürecinde olduğu gibi , ABD sivil ve askeri kurumlarının dikkatin çeker.Yüksek enerjili manyetik alanların kullanımı ile ışığın yansıtıldığı bir görünmezlik küresi oluşturulması , bir cismin bir yerden bir yere ışıma ile nakli, hayli cazip gelen , askeri anlamda inanılmaz etkinlikler sağlayabilecek eşsiz fikirlerdir.Dahası, bu amaca yönelik olarak yapılacak çalışmalar yepyeni buluşların ve teknolojilerin doğmasına fırsat tanıyacaktır…

Bu noktadan sonra hikayeyi kesinlik içeren bulgular üzerine aktaramıyor, sadece tanık ifadelerine ve yazılan makalelere odaklanıyoruz.Zira ABD hükümet ve ordu arşivlerinde konu ile ilgili kamuoyuna sunulan bilgiler başlık bilgisi derinliğinde genellik sergilemekte, projelerin gelişimleri , kazanımları , katılımcıların kimlikleri ve ödenekler konusunda hiçbir detay verilmemektedir.

Gökkuşağı projesine ilişkin olduğu iddia edilen bilgileri kamuoyuna sunan ilk kişi matemetikçi ve gökbilimci Dr. Morris Jessup’tur…

Çok yönlü bir kişilik olan Jessup, İnka ve Maya uygarlıklarına yönelik araştırmalar da yapmış olan, bilim-metafizik ekseninde iki bilimi birbirine karıştırmadan özgürce seyredebilen ilginç bir karekterdir.Engin çalışmaları ise Bermuda Şeytan Üçgeni ve UFO’lar hakında yayımladığı tezlerdir. Dr. Jessup 1950 senesinde ,deneyin görgü tanığı olduğunu iddia eden birinden Carl M. Allen imzalı bir mektup alır.Bu mektubu anlattıklarını kanıtlamak için hipnotize olmuş, sodyum pentanol(bilinci uyuşturarak iradeyi kıran,doğruyu söyleten bir ilaç) almış bir biçimde teyp kaydı doldurmaya hazır olduğunu ifade eden bir diğeri izler…Jessup şahıs ile yazışmaya başlar.Ne var ki yazışmalar birden kesilir.

İkinci mektuptan sonra Jessup,Deniz Kuvvetlerinden bir çağrı alır.Deniz Kuvvetleri Araştırma Bürosuna gittiğinde,eline bir kitap verilir.Bu kitap kendi yazdığı “The Case for the UFO” adlı kitaptır.Bu kitabın taslağını bir sene Büro’ya Amiral N. Furth adına postayla yollanmıştır.Fakat Amiral daha sonraları bundan haberi olmadığını söyleyecektir.

Kendisine geri verilen kitabın sayfalarına 3 farklı yazıyla yazılmış notlar, Dr. Jessup’un dikkatini çeker.Yazılardan birinin Allen’in yazısının aynısı olduğunu fark eder.Notlar sanki dünya dışı birisini gözlemi şeklinde yazılmış gibidir…Binlerce sene önceki uygarlıklardan söz edilmekte, dünyaya gelen uzay araçları tanımlanmakta ,bir cismin  kaybolup sonra yeniden nasıl ortaya çıkarılabileceğinden bahsedilmekte ve de akabinde 1943′te Philedelphia’da yapılan bir deneyden söz edilmektedir.

Normalde saçma bir şekilde tanımlanması gereken bu kitap, nedense ABD hükümei tarafından Pentagon’da üst seviye belli yetkililere hususi bir şekilde dağıtılır…

Bu noktada akla şu sorular gelir:Carlos Miguel Allende ya da Carl M. Allen kimdir?Niçin mektubu yazdıktan sonraları kaybolmuştur ve öyküsünü niçin basına yollamamıştır?ABD Hükümeti, Jessup’un üzerinde notlar buluna kitabıyla niçin ilgilenmiştir?

Jessup bu noktada sonra deneye odaklanır.Olay tanığı olduklarını iddia eden kişilerle iletişime geçer, notlar toplar.1959 Nısan’ında Jessup arkadaşı Dr. Mason Valentine’i arayarak deneye ilişkin kesin bulgulara ulaştığını anlatır ve ertesi gün buluşmalarını ister…Fakat bu buluşma gerçekleşmez.O gece Dr. Morris K. Jessup , Miami Hammock Parkı’nın otoparkında , arbasında cansız bulunur.Polis raporlarına göre arabasında egzoz gazıyla intihar etmiştir ve söz konusu notlar ortada yoktur.Bu şüpheli ölüm söylentileri pekiştirerek taçlandıracaktır…

Bu şüpheli ölümden sonra Dr. Valentine tarafından bulunan  Jessup’un notlarına göre , deneye esas olan çalışmalar en kesin biçimde, Gökkuşağı Projesi(Project Rainbow) adıyla Chicago Üniveristesinde başlatılır.1931 ‘de Princeton Üniversitesine taşınır.Einstein ,  Dr. John von Neumann ve Dr. Nikola Tesla dönemsel olarak bu projede görev alırlar.

Proje öncelikle Optik Görünmezlik hedefi ile başlamıştır.Hipotez Dalga Teorisindeki super-pozisyon prensibi ile bağlantılıdır.Gizlenmek istenen cisme doğru yönelen ışık ışınlarının onları sönümlendirebilecek bir faz üzerinden üretilen ışınlarla  karşılanarak görünmezliğin sağlanması düşünülmektedir.Sonrasında hedefler arasına radar görünmezliği de girecektir…

Projenin gelişimi ve ön deneyler konusunda herhangi bir ek bilgi mevcut değildir.Sadece önce Tesla sonra da Einstein’ın konu ile ilgili çalışmaları bıraktıkları, başka alanlara yöneldikleri bilinmektedir.Daha sonra Einstein ve Tesla’nın çekilmesine bağlı olarak, varılan bulguların insanlığa zarar verebilecek derecede tehlikeler arz edildiği süpekülasyonları yapılacaktır…

Çalışmalar istenilen olgunluk seviyesine 1942 Kasımı itibariyle ulaşır.Manyetik alan oluşturmak için kullanılan jeneratörler hayli büyük olduğundan deney için bir tank ya da uçak yerine  USS Eldridge isminde bir destroyer eskort gemisi seçilir.Deney Philedelphia’daki donanma  üssünde yapılacaktır.Yetkili kadro deneyi SS Adrew Furuseth adında bir şilepten izleyecektir.

Uss Eldridge’e yerleştirilecek olan düzenek imal edilmeye başlanır.75 kVA 2 dev jeneratör geminin ön top taretlerinin altına monte edilir.Burada geminin gövdesine 4 manyetik ışın yayılması düşünülmektedir.Her biri 2 megavat CW gücünde 3 RF vericisi güverteye monte edilir.3000 adet 6L6 kuvvet artırıcı tüp, 2 jeneratörün oluşturduğu gücü yayacaklardır…

İlk deneyin öncelikli amacı optik görünmezliktir.Önermeye göre hususi senkronizasyon ve modülasyon devreleriyle diğer ekipman oluşan kütlesel elektromanyetik alanları kullanılırlığa indirgerken kırılmış ışınlar ve radyo dalgaları gemiyi saracak ve sonuçta gemi sönümlendirme sayesinde görünmez olacaktır.Diğer bir tabirle güneş ışığı ile dünyamıza gelen ışık dalgalarını sönümlendirecek bir frekansta bir karşı manyetik alan kurularak gemi çepeçevre sarılacak , bu surette gemiye gelen güneş ışınları da de-polarize edilerek görünmezlik başarılacaktır…

Tanığın verdiği ifadeye göre deney 22 Haziran 1943′te sabah 9.00′da jeneratörlere kuvvet verilerek başlatılır.Manyetik alan oluşur ve akabinde yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başlar.Uss Eldridge yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır…

Tanık şöyle devam ediyor: “Bir an yalnızca geminin çapasını görebildim, sonradan o da kayboldu.Bundan sonra sis de yoktu , bomboş denize bakıyorduk.Bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları korku ve hayacan içinde soluklarını tutarak inanılmaz başarılarını seyrediyorlardı.Gemi ve mürettebatı yalnızca radardan değil gözlerimizin önünde kaybolmuştu.Her şey planlandığı gibi gelişiyordu.15 dakika sonra emir verildi ,jeneratörlerin şalterleri kapatıldı.Önce bir şey olmadı.Ardından yeşil sis yeniden ortaya çıktı ve USS Eldridge görünmeye veya geri dönmeye başlıyordu.Fakat nereden geliyordu?Sis azalırken bir şeylerin yanlış gittiğini hissettik.Hemen gemiye yanaştık.İlk önce mürettbatın çoğunun geminin yanından sarkarak kustuklarını gördük.Diğerleri güvertede şaşkın şaşkın bilinçsizce dolaşıyorlardı.Yetkili ekipler gemiye girerek tüm mürettebatı uzaklaştırdılar ve yerlerini hazır bekletilen yepyeni bir mürettebat aldı…”

Birkaç gün sonra yepyeni bir deneye karar verilir.Bu sefer geminin istenilen radar görünmezliğine de ulaştığı teyit edilir.Mürettebat üzerindeki bilinç kaybı,halsizlik, bayılma gibi etkilere bir önlem alınabilineceği düşünülür ve tıbbi çalışmalar da başlatılır…

Üst komutanlık bu noktada, deneyi geliştirilmiş düzenekle yenilemeye karar verir.Donanım geliştirilir ve 28 Ekim 1943′te deney yine eşdeğer gemide yapılır.Jeneratörler çalıştıktan hemen sonraları gemi hemen hemen görünmezlik çizgisine ulaşır.Geminin yalnızca burnu ve kıçı görünmekte,  arada ise bir takım çizgiler belli belirsiz seçilebilmektedir.Sonra yalnızca su üzerinde tekne boyunda bir çizgi kalır.Birkaç dakika sonraları mavi bir ışık parlar ve o çizgi de kaybolur.Bir önceki deneyde olduğu gibi gemi bütünüyle yoktur.

Asıl bilim-kurgu hikayesi bu noktada yaşanır.Geminin birkaç dakika sonra 640 mil uzakta yer alan Norfolk Donanma Üssü açıklarında olduğu bildirilir.akabinde gemi tekrar kaybolur ve Philedelphia’da yeniden ortaya çıkar.Bu defa durum ciddidir.Bütün mürettebatın durumu kötüdür.Bir kısmı “kaybolmuştur”.En korkuncu ise 5 denizcinin geminin eriyen ve sonra tekrar katılaşan metal levhalarının içinde kalmalarıdır.Müdahale edilerek kişilerin gemiyle bütünleşmiş uzuvları ampüte edilir.Ne var ki içlerinden sadece birisi hayatta kalır.O da bir daha hiç eski haline dönemez.Zira aklını tamamıyla yitirmiştir…Mürettebatın bazılarının psişik yeteneklerinin  geliştiğii, hatta sokakta yürürken kaybolan ve yine ortaya çıkan insanların olduğu iddia edilir.Manyetik alanın içinde kalan mürettebattan kaybolanlar yalnızca birinin eline ya da yüzüne dokunmasıyla görünür hale gelirler.Bu dokunma da giysilerin olmadığı bir yere yapılması kaydı ile işe yaramaktadır.”Donma” adı verilen bu durum saatlerce , günlerce sürebilmektedir.Hatta bir tayfanın donması 6 ay sürdükten sonra kurtarıldığı iddia edilir…

Tanık ifadelerini şöyle bitirir: “Elektronik kamuflaj başladıktan sonra geminin ve mürettebatının tamamen kaybolup, epey uzakta bir yerde ortaya çıkıp ve sonraları tekrardan geri dönemsine neden olan neydi?Sorunun cevabı halen yok fakat Philedelphia Deneyi hayatımda yaşadığım en korkunç, en inanılmaz olaydı.Bildiklerim bu kadar.Uzmanların ne düşündüklerini bilecek konumda değilim…”

Holografik balonlar tezi…


Jessup’un notlarında yer alan bu ifadeler dikkat çeker, kimileri oluşum ile ilgili fikirler yürütmeye ,bilimsel tezler yaratmaya çalışır.Bünyesinde rölativiteden , bileşik alanlar kuramına kadar pek çok tezi barındıran Holografik Balonlar Tezi bunlardan biridir…Bu kez rölativite kuramında bahsedilen “Mutlak Uzay Zaman ” kavramından yola çıkar.Evrande zaman için referans alınabilecek tek unsur ışıktır. Saniyede 300.000 km hızla ilerleyen ışık, içinde bulunduğumuz üç boyutlu uzaydaki hareketleri bir kamera gibi kaydederek uzaya yayar.Bu doğrudur; şu an yaptığımız her GSM konuşması, TV ekranına yansıyan her kare elektromanyetik dalgalarla uzayda ilerlemektedir.Örneğin 1936 senesinde Münih Olimpiyatlarından yapılan canlı yayın şu an Orion Bulutsusu içindeki Vega takım yıldızına erişmiş durumdadır.Aynı şekilde oto teybinizde çalan şarkı 1 saniye sonra aya , 8 dakika sonra güneşe ulaşacaktır…

Bir olaydan yayımlanan bir ışımanın birim zamanda kat ettiği mesafe Rölativiteye göre o olayın konisi olarak adlandırılır ve evrende “yankılanmaya” devam eder.Işık dalgalar halinde ilerleyen bir enerji paketi olduğundan  parçacıkların çekim kuvvetiyle etkilenmesi ya da sapması da mümkündür.Işık parçacıklarının çekimden etkileniyor olması düz bir uzay yerine  gök cisimleri ile yer yer çökertilmiş ya da bükülmüş bir uzay zaman tanımına , hiperbolik yüzeylere sahip bir uzay anlamına gelir.Çekim kuvvetinin çok yoğun olduğu bölgelerde  ışık bükülür.Işığın ilerleyeceği yüzey bükülmüş olduğundan mesafe artırımına bağlı olarak zaman daha yavaş geçer.Kimi noktalarda da çekim o kadar yüksektir ki ışık ışını o uzay-zaman bükümünden dışarı çıkamaz, hapsolur.Güneşin en az 3,5 katındaki yıldızlar tükenip kendi içlerinde çöktükleri zaman böyle anormaliteler içeren alanlar ortaya çıkar.Bu alanlar “karadelikler” olarak da bilinir ve varlıkları bilimsel gözlemlerle de ispat edilmiştir.

Holografik balonlar tezinde bahsi geçen “balon kavramı” yukarıda bahsedilen olay konisi kapsamında uzay zamanın bükük yapısı ile bağlantılı , birbirleri geçişli hiperbolik yüzylerdir.Bir diğer deyişle, çok büyük çekim alanlarının ortaya çıkması ile olay konisine esas teşkil eden ışığın yavaşlaması ile bağlantılı zamansal sapmalar ya da bu zamansal sapmalar ile bağlantılı rölatif konumsal sapmalar çıkması olasıdır.Kısaca bir uzay zaman yolculuğu söz konusudur…

Holgrafik balonlar tezi USS Eldridge’e yerleştirilen manyetik alan jeneratörlerinin belirli bir şiddet eşiğini aştıktan sonra gözlemlenebilir uzay-zamanda bu tür bir değişiklik yapılmış olduğunu ve geminin geçmişte bulunduğu bir lokasyona geri gönderilip, jeneratörlerin güçleri kesildikten sonra tekrar geri geldiğini iddia etmektedir…

Philedelphia Deneyi olası mıdır?

Radarın bulunduğu ve radyo dalgalarının kontrollü biçimde gönderilip alıcılar tarafından algılanabildiği 1937 sonrası , Optik Gizleme ve Radar Gizlemesi’ne yönelik pek çok elektromanyetizma tabanlı deneyin düzenlendiği bilinen ve hiç de sır olmayan bir gerçektir…Bu deneylere ilişkin kayıtlari nternette de bulunabilir.Keza günümüzde ABD Hava Kuvvetlerince kullanılan F-117 ve YF-23 uçaklarının radar görünmezliği söz konusu deneyler sayesinde erşilen bilgi birkimi ile sağlanmıştır.Bu uçaklardaki radar görünmezliği, Philedelphia Denyi ile sınanan “cisim üzerinden ,cisme doğru gelen radar ışınlarını sönümlendirecek karşı dalgaların yaımlanması” yerine söz konus dalgaların geometrik dizayn ve dalga emici boyaların kullanımı ile ters yönlere yansıtılmasına hatta sönümlendirilmesine dayanır.

Asıl kargaşa noktası USS Eldridge’in yaptığı iddia edilen uzay-zaman yolculuğudur. Aslında teorik olarak böyle bir deneyin düzenlenmesi mümkündür.Zira deneyin yola çıkış noktası ,Einstein’ın Genel Rölativite ve Bileşik Alanlar kuramlarıdır.Manyetik alanlar da belli bir noktadan sonra Çekim Kuvveti etkisi yaratarak mevcut uzay-zamanı büküp USS Eldridge’in yaşadığı iddia edilen uzay-zaman yolculuğu başarılabilir.

Ancak günümüz teknolojisi ile bile hiçbir laboratuvar ortamında ya da kurgusal herhangi bir düzenek vasıtası ile uzay-zamanı bu denli gerebilecek bir enerji yoğunlaşması yaratılamaz.Uzay-zaman anormalitelerinin  yaşandığı karadeliklerin bu hale gelebilmesi için  güneşin kütlesinin en az 3,5 kat büyüklüğündeki yıldızların patlamadan , düzenli olarak kendi içlerine çökerek çekim alanı oluşturmaları düşünüldüğünde , söz konusu düzeneğin hangi boyutlarda olması gerektiği daha iyi anlaşılacaktır.Keza gemideki düzenek ile elektromanyetik enerjiden çekim enerjisine dönüşüm yapıldığı iddiaları da, gerekli olan enerjinin kayıpsız aktarım varsayımıyla bile onbinlerce trilyonluk teslaya tekabül etmesinden ötürü otomatikman çürütülmektedir.

Deneyin anlatılan içerikte ve bahsedilen sonuçları doğurmamış olarak da olsa yapılmış olduğu bir gerçektir.Zira Tesla’nın kişisel notlarında Princeton Üniversitesi ve Donanma arşivlerinde deneye ilişkin detay içermeyen kayıtlar saptanmıştır.Arşivlerde yer alan detaylı kayıtların kamuoyuna açıklanmıyor olması çok büyük olasılıkla deneyin kişisel rıza alınmadan donanma personeli üzerinde gerçekleştirilmiş olması ile alakalıdır.Hayli uzunca bir süre bu kadar yoğun bir manyetik alana maruz kalmış bünyelerde oluşacak tahribat, geri dönülemez zararlara , toplu hastalık ve ölümlere sebebiyet vermiş ve kamuoyu tepkilerini gizlemek adına yaşananlar hasıraltı edilmiş olabilir.Tıpkı 1945 senesinde torpillenerek batırılan USS Pensacola kruvazörünün gerçekte bir Amerikan denizaltısı tarafından batırılmasının, olaydan tam 30 sene sonra 1975′te açıklanmasında olduğu gibi…Diğer türlü düşünüldüğünde 150+ mürettebatlı bir savaş gemisinde düzenlenen bir deneyin , ağızadan ağza akrtarılmadan bir sır olarak kalması pek mümkün gözükmemektedir…

Bu noktada  da Philedelphia Deneyinin’nin bilim/bilimkurgu tadındaki hikayesine bir de kriminolojik boyut eklemek daha doğru olacaktır…

Deneyle ilgili son ilginç not , deneyde kullanılan DE-173 USS Eldridge ile alakalıdır.Bu gemi 1951 yılında Amerikan yardımları çerçevesinde Yunan Donanmasına hibe edilmiştir…

Posted by Seboist64   @    22 Haziran 2010 0 comments
Tags : , , ,
 0 Comments

Spam saldirilarindan dolayi yorumlari kapattim, lutfen yorumlarinizi sag taraftaki mesaj kutusuna yazin, tesekkuler....